Erek, Anlam, Harmoni ve Önemsizliğimiz

Teleolojiden teleonomiye, Platon’dan Camus’ya uzanan erek ve anlam arayışının modern karmaşıklık dünyasında nasıl dönüştüğünü anlatan kısa bir yolculuk.


Demirci ustası
Demiurgos mu? Biz mi?

Batı tarihinde "erek" sorunu veya neden her şey olduğu gibidir ve ne olmaları gerekir sorusu esas olarak Platon ve Aristoteles ile başladı. Platon için erek, gerçekliğin yapısının içine dokunmuştu. Her nesne, her canlı, her insanın ereği nihayetinde daha yüksek bir Biçimi ideali gösteriyordu. Güzellik, adalet, iyilik. Erek aşkındı, göklerde yaşıyordu. Görebildiğimiz dünya onun sadece kusurlu bir yansımasıydı. Aristoteles bu vizyonu baş aşağı çevirdi. Erek (Eski Yunanca telos, nihai erek) gökyüzünde değil, nesnelerin doğasındaydı, ona göre. Bir meşe palamudu, telosu içsel olduğu için meşe ağacı oluyordu. Formu ise onun kaderiydi. Aristoteles’in evreni, değişimin rastgele değil, ereğin sonucu olduğu, içsel ereklerin olduğu bir yerdi. Bu teleolojik dünya rahatlatıcıydı. Her şeyin bir yeri vardı ve erek, doğanın içsel bir özelliğiydi.

Yüzyıllar geçtikçe, bu klasik teleoloji (yeni-Platoncular, Aristoteles/Platon barıştıcılarıyla) devam etti. Ancak özellikle bilimsel araştırmalar metafizik açıklamalar yerine mekanik açıklamalar peşine düştükçe baskı altına girdi . Christian Wolff[1] gibi düşünürler, teleolojiyi sistematik ve rasyonel hale getirme çabalarıyla nihai nedenleri mantıksal gereklilikler olarak ilan ederek teleolojiyi korumaya çalıştılar. Oysa doğa bilimleri farklı bir yöne doğru ilerliyordu (Darwin filan[2]). 20. yüzyılda, biyolog Colin Pittendrigh   teleonomi adında tamamen farklı bir fikir ortaya attı. Ona göre amaç, doğanın yapısında, içinde değil. Bu adaptif süreçlerin bileşkesiyle ortaya çıkıyor. Organizmalar sanki hedefleri varmış gibi davranıyorlar, ancak bu "erekler" evrimin ürünleri, kozmik bir niyetin değil. Yani doğanın davranışı bize ereği varmış gibi görünüyor, oysa doğanın ipinde değil. Teleonomi, kaderi yinelemeye, özü geri bildirime, nihai nedenleri veya erekleri seçilime dönüştürdü. Kuş, Platonik özünü gerçekleştirmek için yuva yapmıyor. Yuva yapıyor çünkü yuva yapmayan sayısız kuş nesli hayatta kalmayı başaramadı, ama onun nesli becerdi.

Teleolojiden teleonomiye bu geçiş, insana dair anlayışımızdaki daha derin bir dönüşümü yansıtıyor. Eğer doğa önceden belirlenmiş ereklere göre işlemiyorsa, o zaman insanın anlamını (ve tabii önemini) neye dayandırıyoruz (her şey boşuna mı şimdi)? Immanuel Kant, metafizik olmadan ahlaki bir teleolojiyi yeniden inşa etmeye kalktı. Erek, doğadan değil, insan aklının yapısından gelir, diye ısrar etti. Kendimize evrensel, ilkeli, bağlayıcı yasalar koyarız ve bu özerklik sayesinde ahlaki bir dünya yaratırız. Kant'a göre, evrenin kendiliğinden bir anlamı olmayabilir, ancak biz insanların var, çünkü biz dürtüden ziyade görev bilinciyle hareket etme yeteneğine sahibiz (hadi bakalım, kurtardık mı?). Erek, bize miras kalmadı, biz yarattık, tanımladık onu...

Ancak Kant'ın bu rasyonel özerkliğe olan güveni, 19. ve 20. yüzyılların varoluşsal sarsıntılarından sağ çıkamadı. Søren Kierkegaard (yalnız adam), insanın ereğini radikal bir şekilde kişisel bir yöne çekti. Dünya evrensel bir plan sunmuyor dedi. Anlam mantıkta değil, bağlılıkta, sorumlulukta bulunuyor. Amaç is belirsizliğin farkında olarak içine atlanan bir eylem . Aristoteles'in ereği öz olarak gördüğü yerde, Kierkegaard onu varoluşsal bir seçim olarak gördü. Birey, bilinmeyenin karşısında tek başına durup kararlı bağlılıkla kim olduğunu buluyor.

Jean-Paul Sartre'a (pipolu adam) geldiğimizde, klasik teleolojiyle kopuş bitiyor. "Varolma, özden önce gelir" diyor. Hiçbir şey, ne doğa ne Tanrı ne de toplum bize bir erek vermiyor. İçsel bir anlamı olmayan bir dünyaya atılıyoruz (annemiz tarafından) ve sonra, eylemlerimizle kendimizi yaratıyoruz anlamı. Sartre, teleolojiyi radikal bir özgürlüğe dönüştürüyor. İnsanlar kendi teloslarını yaratmaya mahkûm. Oysa yaptığımız bir çekicin öyle bir sorunu yok. Çekici yapan biz ona amacını da bahşediyoruz. Albert Camus ise, buna daha sert ama daha insancıl yaklaşıyor. Tamam, evren bizim için tasarlanmamış. Evren kayıtsız. Bizi umursamıyor. Hatta absürt. Ancak anlam, direniş, yaratıcılık ve dayanışma yoluyla ortaya çıkabiliyor. Amaç, varoluşun taşından oyduğumuz bir sanat eseri olabilir, yoksa kendisini keşfetmemizi beklemiyor.

Platon'un ebedi Formlarından Camus'nün cesur direnişine, isyanına dek uzanan yolculukta tek bir konu net: amaç, yukarılardan ve evrenden insan eylemine taşındı. Evrenin metafizik yapısı olarak başlayan şey, yaratma, yorumlama ve adaptasyon sürecine dönüşmüş. Teleoloji değişmeyen bir düzeni, kurguyu öne sürerken, teleonomi gelişen sistemleri açıklıyor. Varoluşçuluk ise insanların bu ikisi arasındaki boşluğu nasıl doldurduğunu.

Yaşadığımız devingen, öngörülemez, her şeyin birbirine bağlı olduğu karmaşık sistemlerde, sabit bir telos için duyulan eski açlık anlaşılabilse de bu evrende harmoni arama düşü yanıltıcı. Sonuçların önceden belirlenmiş olduğu Aristotelesçi bir evrende ya da amacın yukarılarda önceden yazılmış olduğu Platoncu bir evrende yaşamıyoruz. Bunun yerine, geri bildirim, adaptasyon ve ortaya çıkışla şekillenen teleonomik bir dünyadayız. Ve bu dünyada, amaç, varoluşsal hale geliyor. Seçtiğimiz, biçimlendirdiğimiz ve hayata geçirdiğimiz bir amaç (sorumluluk bizde başkasına kabahat bulmayın).

Ancak bu, anlamın önemini azaltmıyor. Tam tersi, değişmez bir telosun yokluğu yaratıcılığımızı teşvik ediyor. Önceden belirlenmiş bir amacın yitirilmesi, kolektif yeniliklere yer açıyor. Pittendrigh'in organizmaları gibi, eylemlerimiz de yarattığımız ve pekiştirdiğimiz kalıplar tarafından şekilleniyor. Kant'ın filozofları gibi, bize rehberlik edecek ilkeleri seçebiliyor, Kierkegaard'ın inançlı askeri gibi, önemli olan şeylere kendimizi adayabiliyoruz. Sartre'ın özgür insanı gibi, kendimizi tanımlamaya yöneliyor ve Camus'nun başkaldırısı gibi, belirsizlik içinde bile hayata sarılabiliyoruz.



[1] Kendisi teleoloji terimini bulmuş ve bunun bir bilim dalı olmasını istemişti

[2] Bu konuda yeni kitabımı beklemeniz gerek, bu filan kısmı çok önemli.


Yorumlarınızı sosyal medyada yapabilirsiniz:


Son Yazılar