Komşunun Eşeği: Sorumluluk ve Kaçışın İki Yüzü

Kadercilik mi, isyan mı — yoksa ikisi de mi bir kaçış? Hofstede'den Kierkegaard ve Camus'ye uzanan bir deneme. Gerçek etik sorumluluk nerede yaşar?


Hollandalı sosyal psikolog ve antropolog Geert Hofstede[1], IBM’de çalışırken başlayıp, yirmi yılı aşkın bir süre boyunca düzinelerce ülkede kültürel değerleri ölçtü. Bulguları tartışılabilir olsa da hem ilginç hem rahatsızlık verici sonuçları vardı bunun. Sayılar, zaman zaman sezgilerimizle ve kanıksadıklarımızla çelişiyor gibiydi.

Hofstede coğrafik konumlardaki kültürleri ilk aşamada yüz binin üzerindeki ankette ve 6 boyutta değerlendirmeye aldı. Hofstede'nin modelinde iki boyut bu tartışma için özellikle önemli. Güç mesafesi (İng. power distance), toplumdaki güç eşitsizliğinin ne ölçüde kabul gördüğüydü. İkincisi, belirsizlikten kaçınma (İng. uncertainty avoidance) ise belirsiz durumlarla ne kadar rahatsızlık duyulduğu ve bu rahatsızlığı azaltmak için kurallara, otorite figürlerine ne kadar yaslanıldığını ölçüyordu.[2]

Arap veya genel Ortadoğu dünyası bu iki boyutta küresel ortalamanın belirgin biçimde üzerinde seyrediyordu. Sıfır ile yüz yirmi arası skalada güç mesafesi 80 (dünya ortalaması yaklaşık 55 iken), belirsizlikten kaçınma 68’di. Hofstede'nin gözlemi bu iki değerin birlikte yüksek olduğu toplumlarda liderler neredeyse mutlak güce kavuşuyor ve iktidarın ürettiği kurallar bu iktidarı pekiştiriyor şeklindeydi.

Sosyal psikolojide buna karşılık gelen kavram Julian Rotter'ın denetim odağı (İng. locus of control) teorisi. Denetim odağı dışarıda olan bireyler, olayları kendi eylemlerinden bağımsız, dış güçlerin ürünü olarak görüyorlar ve kişisel sorumluluğu daha az içselleştirme eğilimindeler. Ortadoğu örneklemli çalışmalar bu bölgede dış denetim odağının görece yaygın olduğunu gösteriyor; ancak bunun kaynağının din mi, tarihsel koşullar mı yoksa yapısal eşitsizlikler mi olduğu ayrımı pek yapılmadığından hâlâ tartışmalı.

Belirtmem gereken, bu sayıların değerlendirilen halkın "doğasını" değil, tarihsel ve kültürel koşulların ürünü olan zaman dilimindeki eğilimleri ölçtüğü. Eğilimler zaman ve koşullarla değişebilir ve değişiyor da. Son araştırmalar, özellikle genç kuşaklar arasında bu boyutlarda belirgin bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Özetle, bu sayılar kader değil.

Ama şunu sormadan yapamıyorum: bu eğilimler neden bu denli kalıcı veya uzun dönemler etkili? Ve sadece Ortadoğu'ya mı özgü?

Batı'nın bireysel sorumluluğu içselleştirdiğine dair yaygın bir kanı var. Salt düşünürlere bakarsak, Descartes'tan Kant'a, Kierkegaard'dan Sartre'a uzanan entelektüel hat sen kendi eyleminden sorumlusun, kaçış yok, diyor gibi.

Ama bu düşünce tarihiyle, Batı toplumlarının gerçek eğilimleri arasında derin bir uçurum var. Sosyal psikolog Henri Tajfel'in sosyal kimlik teorisi (SIT)[3] insanlar kendilerini grup üzerinden tanımladıkça, grup dışını küçümseme ve suçlama eğilimi otomatik olarak devreye giriyor diyor. Ha, bu mekanizma evrensel. Bunun Batı toplumlarında son yıllarda özellikle keskin bir biçimde işlediğini görüyoruz. Ekonomik başarısızlıkların, sosyal gerilimlerin, siyasi krizlerin ardından neredeyse refleks gibi ortaya çıkan bir "öteki" var: göçmen, azınlık, yabancı, küreselleşme, seçkinler, "derin devlet." Buna bir çeşit siyasi şeytanlaştırma diyorum.

Teolojik kadercilik “olan oldu, Allah'ın takdiri" derken siyasi şeytanlaştırma "olan oldu, onların yüzünden" diyor. Aslında her ikisi de sorumluluğu kendi dışına atıyor. Biri Tanrı'ya, öbürü düşmana. Mekanizma özdeş; sadece hedef değişiyor.

Sorumluluktan kaçış salt bir Doğu zaafiyeti değil, insan zaafiyeti. Farklı kültürlerde farklı dilleri konuşuyor, teolojik, siyasi, psikolojik… ama aynı yapıyı taşıyor.

Olan oldu. Böyle yazılmıştı. Tanrı'nın takdiri, deterministsek tarihin zorunluluğu, doğanın yasası, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, sonuç aynı. Birey kendi dışındaki bir güce teslim oluyor ve bu teslimiyet sorumluluktan muafiyet getiriyor.

Öbür yanda ise sistem bozuk. Onların yüzünden. Yapı çürük, iktidar kirli, toplum hasta… Dolayısıyla ne yapabilirim ki? Eleştiri, isyan, öfke meşru, ama bu duyguların altında çoğunlukla sessiz bir feragat yatıyor kendi payını üstlenmek yerine suçlamak daha kolay.

Her ikisi de gerçek etik sorumluluğu, yani hem kendinin hem komşunun eşeğini de sahiplenmeyi, erteliyor.

Burada tavakül ile gerçek tevekkül arasındaki İslami ayrımı hatırlamak yerinde olabilir. Yerelleşmiş haliyle "Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra tevekkül et". Eylem önce geliyor. Ama bu ilke popüler pratikte sıklıkla tersine çevriliyor: tevekkül söylemi, eylemden önce değil eylem yerine kullanılıyor ve tavaküle dönüşüyor[4]. Aslında geçerli etik bir kavram bu şekilde yozlaşarak kaçışın örtüsüne dönüşüyor.

Batı'da redcilik de benzer bir tersine çevirme içeriyor. Sistem eleştirisi meşru ve gerekli. Buna söz yok. Burada sistemsel gerçek engellerin ötesinden söz edersek, " sistem bozuk" tespitinin, "dolayısıyla benim yapmam gereken bir şey yok" sonucuna kayması, bu da aynı sonuca dönüşüyor. Eleştiri, sorumluluktan kaçmaya değil sorumluluğa zemin olmalı. Çoğunlukla öyle işlemiyor.

19. yüzyılın ortasında Danimarka'da yazan bir teolog ve 20. yüzyılın ortasında Cezayir kökenli bir Fransız romancı, birbirinden bağımsız olarak aynı soruya takıldı. Ve birbirinden çok farklı cevaplar verdiler, ama bu cevapların kesiştiği bir nokta var. İşte o nokta bu tartışmanın tam merkezine düşüyor.

Kierkegaard'ın derdi Hegel'di, her şeyi açıklayan, bireyi tarihin kolektif akışında eriten büyük sistem . Kierkegaard buna karşı tek bir şeyi savundu, bireyi. Sisteme, kalabalığa, tarihin zorunluluğuna teslim olmayan, Tanrı önünde yalnız kalan ve bu yalnızlıkta seçen birey. Seçim garanti içermiyor. Sonuç bilinmiyor. Ve yine de ve tam da bu yüzden, seçim etik ağırlığını taşıyor. Kalabalık yalan söyler. Hakikat her zaman azınlıkta, hatta çoğu zaman tek bir vicdanda yaşar[5].

Camus ise tam ters bir yerden başlıyor. Tanrı yoktur ya da en azından sessizdir. Evren anlam sorgularımıza cevap vermiyor. Böyle bir derdi de yok. Bu sessizlik karşısında iki kolay çıkış var. Ya anlam icat ederek teslimiyet (dini ya da ideolojik), ya da nihilizm. Camus ikisini de reddediyor. İsyan, diyor, evreni olduğu gibi görüp, anlamsızlığı kabul edip, yine de ve tam da bu yüzden, yaşamak, yaşama sarılmak.

İkisinin buluştuğu nokta ne evreni güzelleştirmek ne de onu reddetmek. Olduğu gibi görmek, acımasız, belirsiz, garanti içermeden ve buna rağmen sorumluluğumuzu almak. Bu, teslimiyetçiliğin de redciliğin de yapmadığı şey. Her ikisi de evreni olduğu gibi görmekten kaçıyor. Biri onu anlam dolu göstererek, öbürü onu tamamen kötü göstererek.

Bu kaçış, evreni olduğu gibi görmekten kaçış, etik sorumluluğu da beraberinde götürüyor. Çünkü evreni olduğu gibi görmek hem kendi sınırlarımı hem de komşumun durumunu olduğu gibi görmek demek. Kierkegaard ve Camus'nün ısrarla döndüğü şey tam burası: sistem ne kadar ağır olursa olsun, bireyin niyet ve sorumluluk alanına dışarıdan müdahale olamıyor. Orası hep onun. Onun özgürlüğü ve yükümlülüğü.

Etik sorumluluk deyince akla genellikle büyük, dramatik anlar gelebiliyor tarihsel kırılmalar, vicdan sınavları, kahramanlık ya da ihanet. Ama etik sorumluluğun asıl dokusu gündelik olanda yatıyor. Ve gündelikte en zor olan şey kendi eşeğini değil, komşunun eşeğini de sahiplenmeyi gerektiriyor.

Kendi payımı almak zaten zorken, kaderci de olsam, isyancı da… komşunun payını sahiplenmek neden gereksin? Bu soruya iki kolay cevap verilir: "Zaten benden büyük güçler bunu belirliyor" (teslimiyetçi cevap) ya da "Önce sistem düzelsin" (redci cevap). Her iki cevap da bugün, şu an, bu komşuya (veya uzaktaki bilmediğimiz insanlara, hayvanlara, doğaya), somut olarak yapılabilecek olanı erteliyor.

Kierkegaard'ın bireysel seçimi ve Camus'nün dayanışma kavramı bu noktada birleşiyor. Camus için isyan bireysel değil " Başkaldırıyorum, öyleyse varız." diyor[6]. Tekil değil, çoğul. Çünkü başkasının acısını kendi acım gibi tanımadan gerçek bir etik tutum kurulamaz. Bu tanıma, büyük bir ideoloji ya da inanç sistemi gerektirmiyor. Bir an, bir bakış, bir karar yetebiliyor.

Ama burada da bir tehlike var. Camus bunu görüyor. Komşunun eşeğini sahiplenmek, komşuya rağmen, komşu adına karar vermeye dönüşebiliyor. "Ben senin iyiliğini biliyorum" diyen her ideoloji, her devrim, her kurtarıcı anlatı bu kaymayı yaşadı. Sorumluluk almak ile başkasının adına konuşmak arasındaki sınır ince ve tehlikeli.

Gerçek etik sorumluluk bu ince sınırda yaşıyor. Ne kayıtsızlık ne vesayet. Komşunun eşeğine bakmak, ama komşuya sormadan onun adına at binmemek.

Teslimiyetçilik de redcilik de tarihte ve bugün her kültürde var. Seviye farkları var, ölçülebilirler diyelim, sonuçları da var. Ama yapı evrensel. İnsan olmak, sorumluluktan kaçmanın yaratıcı yollarını bulmak demek. İnsanın bu yaratıcılığı sınır tanımıyor.

Bence Kierkegaard ile Camus'nün önemi, doğru cevabı vermelerinde değil. Bir şeyi çözdüklerini iddia etmiyorlar zaten. Her ikisi de evreni olduğu gibi gördükten sonra sorumluluktan kaçmayı reddediyorlar. Biri Tanrı'ya rağmen değil, Tanrı önünde; öbürü anlamsızlığa rağmen değil, anlamsızlığın içinde. Ama ikisi de aynı yerde duruyor. Garantisiz, tesellisiz, yine de sahiplenerek.

Bu duruş teolojik bir sistem ya da siyasi bir program gerektirmiyor. Karar vermeyi, etik karar vermeyi gerektiriyor. Bu karar her gün, küçük ölçeklerde, tekrar tekrar önümüzde.

Kendi eşeğini bağlamak bir başlangıç. Komşununkine bakmak ise asıl soru.

Bu soruyu sormaktan bizi alıkoyan nedir?


[1] Hofstede, G. (1983). Dimensions of national cultures in fifty countries and three regions. In J. B. Deregowksi, S. Dziurawiec, and R. C. Annis (Eds.), Expiscations in cross-cultural psychology. Lisse, Netherlands: Swets and Zeitlinger.

[3] Tajfel, H. (1974). Social identity and intergroup behaviour. Social Science Information, 13(2), 65-93.

[5] Kierkegaard, S., The Crowd is Untruth, lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;">Translated by Charles K. Bellinger, https://en.wikisource.org/wiki/The_Crowd_Is_Untruth

[6] Camus, A. (1951). Başkaldıran İnsan, Çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, İstanbul 


Yorumlarınızı sosyal medyada yapabilirsiniz:


Son Yazılar